< Medyada Vakfımız
Medeniyetin ta kendisi
Hürriyet 20 Nisan 2003
Savaş olmasaydı kimse orada öylece binyıllardır uykuda kalan uygarlıkların anası Mezopotamya'yı fark etmeyecekti. Bağdat Müzesi yağmalanıp tarihi eserler talan edilmeye, heykeller parçalanmaya başlayınca Irak'ta petrolden başka bir değerin de var olduğu hatırlandı. Mezopotamya, uygarlığın beşiği, hayat ve ölümün sırrının peşine düşmüş ilk şairlerin ve filozofların anayurdu.
HER ŞEYİN İLKİ BURADA BAŞLADI
İlk kent burada kuruldu, ilk kanun burada yapıldı.
Matematik, astronomi dersleri ilk burada verildi. Son Buzul Çağı'nın bitiminden Yunan ve Roma'nın doğuşuna kadar ortaya çıkan en uygar topluluklar Mezopotamya'da yaşadı.
Avcılık ve toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş devrimi burada gerçekleşti. İnsan Tanrı'yı aramaya bu havzada başladı.
İlk tapınaklar ve kentler bu toprakların vadilerinde inşa edildi. İlk madenci, ilk örsün üzerine koyduğu madene ilk çekici burada salladı.
İlk yazı, ilk krallar ve ilk imparatorlar burada görüldü. Uygarlığın kalbi Mezopotamya, yani Dicle ve Fırat ırmaklarıyla sulanan verimli düzlüklerdi.
Büyük İskender'in Mezopotamya'yı fethettiği tarihe kadar süren ilk dönem Mezopotamya uygarlığı tam 10 bin yıl sürdü. Sonra ikinci Mezopotamya dönemi diyebileceğimiz devir başladı. Mecusiler buradaydı. İlk Yahudiler ve ilk Hıristiyanlar da bu topraklardan çıktı.
Hz. Muhammed'den önceki tüm peygamberler Mezopotamya'nın ağaçlarından yapılan beşiklerde sallanarak büyüdü.
Uygarlıklar uygarlıkların üzerine kuruldu, krallar eski krallıkları yok ederek tahta çıktı, gün geldi taş taş üstünde kalmadı. Pagan tapınaklarından alınan taşlarla kiliseler, camiler, yeni çarşılar, evler, kütüphaneler kuruldu.
Mezopotamya olmasaydı heykel, resim, müzik, edebiyat, tiyatro olmazdı. İlk oyuncaklar Dinle ve Fırat nehirlerinin kesiştiği noktalarda ortaya çıktı.
Dağınık ve düzenli savaşların yapıldığı ilk yer de burasıydı, düzenli orduların organize edildiği kışlalar da ilk kez burada inşa edildi.
Tekerlek MÖ 3500'de burada bulundu, ilk kızaklar, tekneler, kalyonlar, savaş arabaları burada imal edildi. İki nehir arasında kurulan Mezopotamya'nın büyük bölümünde ırmak ve kanallarla ulaşım yapıldı, mallar taşındı. Basra Körfezi ve Akdeniz'e açılan ilk gemiler bu kıyılardan kendilerini suya bıraktı.
SAVAŞTA 170 BİN ESER ÇALINDI
Savaşın başından bugüne Irak'ın çeşitli yerlerindeki müzelerden 170 bin eserin çalındığı öne sürülüyor. Mezopotamya uzmanı arkeolog Gül Pulhan , insanlığın ortak hafızası sayılan bu eserleri talan edenlerin, satanların ve hatta alanların savaş suçlusu ilan edilmesi gerektiğini savunuyor. Pulhan, soyguncuların Nürnberg Mahkemesi gibi bir mahkemede yargılanmasının bundan sonra olacakların önüne geçebileceğini düşünüyor.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 26 Kasım 1968'de oy birliğiyle kabul ettiği 2391 No'lu kararla uluslararası bir anlaşmaya dönüşen Nürenberg suçları bugün de geçerli. Bunların içinde insanlığa karşı suçlar, savaş suçları, kültürel jenosit suçları var. Hukukçular, yağma suçunu işleyenlerin BM kararını imzalayan tüm ülkelerin mahkemelerinde yargılanabileceğini söylüyor.
UNESCO MİLLİ KOMİSYONU'NUN AYIBI
Mezopotamya uygarlık havzasının önemli bir bölümü ülkemizde bulunuyor. Dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan eserler bizim müzelerimizde.
İran, Irak, Suriye'nin dünyaya kapalı siyasi rejimlerinden dolayı Mezopotamya'nın en güzel fotoğrafları bugüne kadar bir bölümünde, sadece Türkiye'de çekilebildi.
Selçuklular'dan itibaren Türkler, Mezopotamya'da 900 yıl boyunca etkin oldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda Atatürk, Mezopotamya'yı medeniyet köklerimize en önemli referans olarak gösterdi. Üniversitelerimizde onlarca değerli akademisyen Mezopotamya üzerine uzmanlaştı, eserleriyle uluslararası kabul gördü.
ARKEOLOJİ HOCALARI ÇAĞRI YAPTI
Irak'taki hazineler yağmalanırken dünyanın bilim çevreleri ayağa kalktı. Ama Mezopotamya uygarlığının en önemli mirasçısı olan Türkiye'den çıkan ses cılız kaldı.
Duyarlılığını en fazla gösteren yine arkeolojiyle içli dışlı olan bilimadamları oldu. Irak'taki tarih yağmasına karşı ortak bildiri yayınladılar. İstanbul, Ege, Hacettepe, Akdeniz, Selçuk ve Anadolu üniversitelerinin fen edebiyat fakülteleri öğretim üyeleri yağma felaketinin etkilerinin azaltılabilmesi için çağrı yaptılar:
‘‘Ülkedeki tüm müze, kütüphane ve ören yerlerinde acil koruma önlemi alınması, arta kalan eserlerin kurtarılma ve düzenlemesi için plan oluşturulması, Iraklı bilimadamlarına UNESCO, ICOMOS (anıtlar ve sitler), ICOM (müzeler), ICA (arşivler) ve IFLA (kitaplıklar) gibi kurumlar tarafından yardım edilmesi, yağmalanan eserlerin satılmaması için dünyada çalışma yapılması gerekmektedir. Türk bilimadamları olarak her türlü katkıyı yapmaya hazır olduğumuzu kamuoyuna duyururuz.''
Unesco Milli Komisyonu'nun, programlı bir karşı çıkış göstermesini ve bir kampanya başlatmasını ise boşuna bekledik. Biz bu dosyayı hazırlarken UNESCO Milli Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Arsın Aydınuraz'a Mezopotamya ile ilgili sorular sorduk. Komisyon'dan gelen cevap bir internet adresi ve nottan ibaretti: ‘‘Tüm sorularınızın cevabı bu sitede mevcuttur.'' Verilen adres zaten bildiğimiz Unesco'nun İngilizce web sitesiydi. 150 uzmanın çalıştığı koskoca Milli Komisyon'da burnumuzun dibindeki Mezopotamya üzerine derli toplu bir kaynağın olmadığını da böylece öğrenmiş oluyorduk.
BAĞDAT MÜZESİ'NİN BİNLERCE YILLIK ESERLERİ BİR GÜNDE YOK OLDU
Bağdat Müzesi (Irak Ulusal Müzesi), 1921'de Irak'ın sınırlarını çizen İngiliz arkeolog ve casus Gertrude Bell tarafından kuruldu. İçinde, Babil, Ninova, Sümer, Asur dönemlerinden kalmış kabartmalar, tabletler, heykeller, altın ve gümüş Ur sikkeleri ve Abbasi dönemine ait eserler vardı. Müze, dünyanın en önemli müzeleri arasındaydı ve en az Kahire Müzesi'yle eşdeğer görülüyordu. 1991'de Körfez Savaşı'nın başladığı sırada kapanmış, son savaştan altı ay önce yeniden ziyarete açılmıştı. Müzenin korunması için savaştan önce bütün dünyadan arkeolog ve müze yetkilileri çağrılarda bulunmuştu. Ancak 10-11 Nisan'da yağmacılar müzeye girerek eserleri çaldılar, kırdılar. Müze Müdürü Dr. Maangad Damanji, savaştan hemen önce bazı eserlerin korunmak için depolandığını, bu depolara yağmacıların giremediğini söyledi. MÖ 3200 tarihli bir Sümer vazosu, MÖ 2600 tarihli Sümer Kralı Entemena'ya ait başsız bir heykel, pek çok başka heykel, vazo, kupa, el yazması Kuran'lar müzeden çalınan ya da tahrip edilenler arasında.
UNESCO'YU UYARDIK
Merkezi Paris'teki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO'nun 45 tarihi eser eksperi yağmanın bilançosunu geçen hafta masaya yatırdı. Toplantıya Türkiye'den çivi yazılı belgeler ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Sümeroloji uzmanı Veysel Donbaz da özel olarak davet edilmişti.
Toplantıda ilk aşamada 5-6 uzmanın Irak'a giderek yıkımın boyutlarını belirlemesi benimsendi. Bağdat'a gidecek ekipte alanının en önemli eksperlerinden Veysel Donbaz da olacak.
UNESCO Genel Direktörü Koichira Matsuura Amerika ve İngilizlere bir çağrıda bulunarak Irak'taki arkeolojik zenginliklerin, müzelerin, kütüphanelerin korunması için çok acil önlem almalarını ve gerekirse hem Irak'a komşu ülkeler hem de Batılı ülkelerin sınır kontrollerini sıklaştırılmasını istedi.
Toplantıda Bağdat, Basra, Musul ve Tikrit'teki arkeoloji müzelerinin yağmalandığı, Milli Kütüphane'nin ateşe verildiği ve bunların Amerikalı askerlerin gözü önünde gerçekleştiği, ancak tepkilerden sonra koalisyon askerlerinin tarihi alanları korumakla görevlendirildiği hatırlatıldı.
Irak'taki tarihi eserlerin yüzde 90'ının zarar görmüş ya da çalınmış olduğu belirtilerek, bunların Irak'a tekrar kazandırılması için eylem planı tartışıldı. Eksperler gerekirse eserlerin parayla satın alınarak geri getirilmesini tartıştı. Ayrıca eserleri çalanlara bir af getirilmesi gündeme geldi, ancak bu iş örgütlü şekilde ve mafya yöntemleri ile yapıldığı için af getirilmesinin hata olacağı belirtildi.
Çalınan eserlerin komşu ülkelere kaçırılmış olabileceği ortaya atılınca Veysel Donbaz bu görüşün yanlış olduğunu ve eserlerin değerlerinin yüksek olduğu Batı ülkelerine kaçırılmış olabileceğini söyledi. Irak'a gidecek ve durum tespiti yapacak ekip bir mimar, bir arkeolog, yazılı eserlerle ilgili uzmanlardan oluşacak.
Donbaz, yağmalanan yazma eserler arasında Osmanlı döneminde Irak'a giden eserlerin de yok olduğunu, Osmanlı Sarayı'nın, tarihi kışlaların zarar gördüğünü ve İmamı-Azam Camii'nin minaresinin yıkıldığını anlattı.
UNESCO nezdindeki Büyükelçimiz Bozkurt Aran da ‘‘Bu işin sorumluluğu Batılı ülkelerdeki müzayede salonlarına da yüklenmesi gerekir, bu, eserlerin geri gelmesine katkı sağlar'' diye uyardı.
YAZININ BİLİNEN İLK ÖRNEĞİ BASRA'DA
Bilinen ilk yazı örneği yaklaşık MÖ 3300 tarihinden kalma Basra yakınlarında bulunan Uruk kil tabletleri üzerinde yer alıyor. Yazı bu tarihte bile 700'ün üstünde değişik işarete sahip bütünsel bir sistemdi. İlk tabletler, tahıl, bira ve canlı hayvan gibi malların alışverişine ilişkin kayıtları ya da yazmayı yeni öğrenen yazmanların kullandığı listeleri içeriyordu.
4 BİN YIL ÖNCE BİLEŞİK FAİZ HASABI YAPIYORLARDI
Geometri Mısır'da cebir Mezopotamya'da doğdu. Mezopotamyalılar MÖ 2000'lerde olağanüstü bir matematik bilgisine sahiptiler. Çarpma ve ters sayı cetvellerinden başka kare, karekök, küp ve küp kök cetvellerini kullanıyorlar, bileşik faiz hesaplarını yapabiliyorlardı. Pi sayısını bulmuşlardı ve 3.125 olarak uyguluyorlardı. Hesaplarında iki tabanlı logaritma kullanıyorlardı. Klasik matematiğin esaslarını MÖ 700-600'lü yıllarda yaşayan Yunanlı Pisagor ve Tales'ten 1400 yıl önce biliyorlardı. Babilliler, ünlü Pisagor Teoremi'ni, ondan 1400 yıl önce 15 ayrı çözümde bulmuşlardı. Mezopotamyalıların Tales teoremini Yunanlılardan önce bildiklerini gösteren bir tablet halen Vatikan'da bulunuyor.
BABİLLİLER'İN MÖNÜSÜNDE 20 ÇEŞİT BİRA VARDI
İlk bağcılık burada yapılmış, ilk şarap kadehi burada kaldırılmıştı. Biranın da doğum yeri burası olmuştu. Bira ile ilgili en eski belgeler 6 bin yıl öncesine dek uzanıyor. Birayı Sümerler ortaya çıkarmış, Babilliler de çeşitlendirmiş. Babillilerin mönüsünde tam 20 farklı bira olduğu tespit edilmiş. Bira ile ilgili ilk yasayı koymak da yine aynı Hammurabi'ye nasip olmuş. Hammurabi, kişi başına günlük bira istihkakı konusunda da bir yasa çıkarmış. Buna göre, sıradan bir işçiye 2 litre , devlet memuruna 3 litre ve idarecilerle yüksek makamlardaki din adamlarına 5 litre bira veriliyormuş. Para ile satılmaz, satan da idamla cezalandırılırmış.
BÜTÜN İNANÇLAR BURADA YEŞERDİ
Eski Mezopotamya'da yüzlerce tanrıya tapılır, her etnik grubun, hatta her kentin kendi tanrıları bulunurdu. Aynı topraklarda daha sonraki dönemlerde tek tanrılı dinler ortaya çıktı. Ama çok tanrılı dönemlerde de hoşgörü hakimdi. Bir yörenin tanrıları çoğu kez bir başka bölgenin tanrılarına dönüşür ya da özdeşleştirilirdi. Böylece Babil ve Asur geliştikçe Marduk ve Aşşur öne çıktı. Tanrılar insan biçimindeydi, olağanüstü güçleri vardı, ama tıpkı insanlar gibi duygulara ve ihtiyaçlara da sahipti. Kimi iyi, kimi kötü olan cinler, ruhlar, doğaüstü güçler çeşitli biçimlere girer ve çoğu kez de hem insan hem de hayvan özelliklerine sahip olurdu. Bugün Anadolu'da yer yer devam eden cin ve perilere ilişkin inançların kökeninde eski Mezopotamya efsanelerinin önemli bir yeri var. Eski Mezopotamyalılar da kötü ruhları ve cinleri kovalamak, insanı nazardan korumak için kurşun döktürür, kapılarına sarmısak demetleri bağlar, nallar asarlardı.
HARRY POTTER VE YÜZÜKLERİN EFENDİSİ DE MEZOPOTAMYALI
Mezopotamya'dan yayılan inançlar Batı düşüncesinin ve hayal gücünün şekillenmesinde hálá etkisini sürdürüyor. Bilimkurgu romanlarında ve filmlerde görülen doğaüstü kahramanların neredeyse tümü Mezopotamya inançlarının bir başka versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Son dönemde dünyanın ilgisini çeken Harry Potter ya da Yüzüklerin Efendisi gibi roman ve filmlerde hemen tüm kahramanların prototipini Mezopotamya efsaneleri ve inançlarında bulmak mümkün.
BİR ÇEŞİT PİL KEŞFETTİLER TIP ALANINDA KULLANDILAR
Mezopotamyalıların elektriği de bilinenden yaklaşık 2 bin yıl önce keşfetmiş olabilecekleri düşünülüyor. 1938'de Alman arkeolog Wilhelm König Bağdat'ın biraz dışında bir toprak kap buldu. 13 santim yüksekliğindeki kabın içinde demir bir çubuğu saran bakır bir silindir vardı. O zaman König bunun bir pil olduğuna kanaat getirmişti. Günümüzde bu konu üzerine kafa yoran birçok uzman pillerin tarihini MÖ 200 yılı civarındaki Pers ya da Sasani kültürüne dayandırıyor. Uzmanlar aynı teknikle laboratuvar ortamında pillerin taklitlerini ürettiler. Bu sayede Bağdat pillerinin 0,8 ile 2 volt arasında bir güçte elektrik üretebildiği anlaşıldı. Bu pillerin hangi amaçla kullanıldığı konusunda iki ihtimal ortaya atılıyor. Bir ihtimale göre pillerin ürettiği elektrik akımı tıpta bir tür ağrı kesici gibi kullanılıyordu. Diğer ihtimalde ise altın ve gümüş gibi değerli metalleri parlatmak için pilin ürettiği akımdan faydalanılıyordu. Bağdat'taki pillere inanan uzmanlar elektrolit madde olarak da üzüm suyunun kullanıldığını öne sürüyorlar.
MAĞDURUN AFFETTİĞİ TECAVÜZCÜ KIRMIZI EŞARPLA GEZMEK ZORUNDAYDI
Babil devleti, bölgedeki uygarlıklar arasında en ileri olanı. Babil'in en büyük kralı, şüphesiz Hammurabi'ydi. Onun düzeninin hüküm sürdüğü Babil'de tek eşlilik esastı. Kadın dava açmak, çeyizinin gelirini veya kocasından kalan mirası yönetmekte özgürdü. Miras kız ve erkek çocuk arasında eşit paylaştırılırdı. Hammurabi Kanunları'ndan biri de tecavüzle ilgili. Babil ülkesinde tecavüzün cezası ölümdü. Eğer mağdur kişi affederse bir bedel karşılığı hayatı bağışlanıyordu. Ama bunun da bir şartı vardı: Tecavüzcü affedildikten sonra hayatı boyunca başına kırmızı bir eşarp bağlayıp dolaşmak zorundaydı. Eşarbı çıkardığı görülürse kellesini kaybederdi...
FARUK PEKİN : TURİZM PATLAYACAK
Kültür turları üzerine uzmanlaşan Fest Turizm'in sahibi Faruk Pekin , sanat tarihçisi, gezgin, yazar ve yeni kurulan Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı'nın yönetim kurulu üyesi. Pekin ‘‘Irak'ın normalleşmesi sonrasında önümüzde uçsuz bucaksız bir kültür coğrafyası açılacak. Mezopotamya turizmi patlayacak. Buna hazırlıklı olmalıyız'' diyor.
Irak'ın kültürel varlıkları konusunda Amerika'yı bağlayan uluslararası anlaşma var mı?
- 1954'te yapılan Lahey Antlaşması, ‘‘Silahlı Çatışma Durumunda Kültürel Varlıkların Korunması'' sözleşmesi olarak kayıtlara geçti. Soğuk Savaş'ın sürdüğü dönemde ABD, ‘‘Eğer bu kültürel varlıkları koruma benim Sovyetler Birliği'ne bomba atmamı önlüyorsa, bu antlaşmayı imzalamam'' diyordu. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle ABD'nin elinde gerekçe kalmadı ama sözleşmeyi hálá imzalamadı.
Kültürel varlıkların bu savaştan zarar görmemesi için hangi kuruluşlar uyarıda bulunmuştu?
- Amerikan Arkeoloji Enstitüsü (AIA) ocak ayında, Irak'taki arkeolojik ören yerleri, müzeler ve anıtların tüm halklara ve hükümetlere bu kültürel birikimi koruma görevini verdiğini hatırlattı. Bunu kültürel miras alanında çalışan ICA, ICAMOS, ICOM, IFLA gibi uluslararası kuruluşların ortak örgütü Mavi Kalkan'ın bildirisi izledi.
Bir yazınızda, bu açıklamaların yeterince kapsayıcı olmadığını söylüyorsunuz. Neden?
- Evet, ne yazık ki söz konusu örgütler, Batı merkezli düşündükleri için sadece antik Mezopotamya kültürünü öne çıkarıyor. Batı düşüncesi, Batı uygarlığının köklerinin Helen ve Mezopotamya uygarlığına dayandığına inanıyor. Bu yüzden de yalnız Antik Mezopotamya'ya dikkat çekiyorlar. Bu topraklarda daha sonra yaşamış Pers, Abbasi, Selçuklu, Atabekler ve Osmanlı kültürünü ayrıca günümüz Irak'ında yaşanan kültürü görmezden geliyorlar.
UNESCO'nun tavrı nasıl?
- UNESCO 2002'de toplam 730 yeri Dünya Kültür Mirası Listesi'ne almış. Bu listede ABD'den 18 yer var. Oysa bütün kültürlerin doğum yeri olan Mezopotamya'dan bu listede sadece, bir Part kenti olan Hatta yer alıyor. Bu insanlık için ne büyük bir eksik, UNESCO için ne büyük bir ayıp. Mezopotamya'nın Türkiye kısmından ise sadece Nemrut Dağı listeye sızmayı başarabilmiş. UNESCO'nun oluşturduğu bir de geçici liste var. Asur, Samarra, İnova, El Haydar, Ur ve Vasit'in adı geçiyor.
ABD'deki 200 yıllık yapı tarihi eser sayılırken Mezopotamya'daki 2 bin yıllık eser gözardı edilmiş oluyor...
- Evet, gözardı edilenler arasında Hıristiyanlığın ilk dönemine ait mabetler, Abbasi kentleri ve eserleri, 600 yıllık Osmanlı Dönemi kalıntıları var. 1954 Lahey Sözleşmesi 1956'da yürürlüğe girdi. Sözleşmeye ek olarak iki protokol yapıldı. Birinci protokolü aralarında Türkiye ve Irak'ın da bulunduğu 85 ülke imzaladı. ABD ve İngiltere bu sözleşmeyi kabul etmedi. Ama ABD, 1970'te yapılan ikinci protokolü imzaladı. ‘‘Kültürel Varlıkların Sahiplerinin El Değiştirmesi, Bunların Yasadışı İthalatı ve İhracatının Önlenmesi ve Yasaklanmasının Araçları UNESCO Sözleşmesi'' başlığını taşıyan bu akit ABD'yi bağlıyor.
Irak'a yönelik turizm faaliyeti yaklaşık 22 yıldır yapılamıyor. Türkiye'nin Mezopotamya bölgesi terörden dolayı uzun yıllar kapalı kaldı. Irak savaşı bitince bölgeye yönelik talepte büyük bir patlama yaşanacağı söyleniyor. Ne diyorsunuz?
- Özellikle Mardin turizmin yıldızı olacak. Bu bölgede dünyada bir eşi daha olmayan binlerce tarihi eser mevcut. Turizm önümüzdeki dönemde bu bölgemizin kalkınmasının da motoru olacak. Havaalanlarının genişletilmesi, tarihi yapıların restore edilmesi, turizm işletmelerinin faaliyete geçmesi, kalitenin yükseltilmesi gerekiyor.
Siz birkaç yıldır Suriye'ye tur yapmaya başladınız. İzlenimleriniz neler? Türkiye, tüm Mezopotamya turizmi için merkez olamaz mı?
- Olabilir. Antakya'da iyi bir havaalanı olsa tüm Mezopotamya'ya buradan turist aktarılabilir. Suriye turlarımız büyük ilgi çekti. Suriyeliler turistlere karşı çok saygılı. Devlet, bürokrasi engel çıkarmıyor. Lübnan ve Suriye'de Şam, Bosra, Kanavat, Maalula, Palmira, Hama, Ebla, Halep, Saint Simeon, Ugarit, Lattakia, Beyrut, Sayda, Baalbeck, Anjar gibi tarihi alanlara turist götürdük. Irak'ın normalleşmesi sonrasında önümüzde uçsuz bucaksız bir kültür coğrafyası açılacak. Buna hazırlıklı olmalıyız. ABD tavrını belirlesin, biz hemen eylül-ekim ayında Irak ve Suriye'ye turları başlatırız. Dünyanın her yanından bizim Mezopotamyamıza gelecek insanları diğer iki ülkeye götürebiliriz.
GÜL PULHAN : YAĞMACILAR SAVAŞ SUÇLUSU SAYILSIN
Mezopotamya uzmanı Dr. Gül Pulhan ‘‘Eğer tarih yazıyla başlar klişesini kabul ediyorsanız, tarih Irak topraklarında başladı'' diyor. Pulhan'a göre Irak'ta tarih yağmasına katılanlar, göz yumanlar ve yağmalananları satın alanlar savaş suçlusu ilan edilmeli.
1994'te Bağdat gezisiyle ilgili izlenimleriniz neler?
- Irak'a bir kez 1994'te gidebildim. Yarı kültür, yarı propaganda etkinliği olan Babil Festivali'ne İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nden arkeolog Edibe Uzunoğlu'nun davet edildiğini duydum. Irak Büyükelçiliği'ne yazıp, gitmek istediğimi söyledim. Davet ettiler. Duygusal açıdan çok hırpalayıcı bir seyahatti. Büyük bir yiyecek sıkıntısı vardı. Bağdat Müzesi'ne gittiğimizde Edibe Hanım eskiden tanıdığı Asur uzmanı Behice İsmail Hanım'ın ne kadar zayıfladığını görünce hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Bir hafta Bağdat'ta Filistin Oteli'nde kaldık, karneyle yiyecek verildi. Sokaklarda sadece bin yıldır yedikleri hurma satılıyordu. Dönüş için Edibe Hanım'la Amman'a taksi tuttuk. 50 dolar istediler. Yol için yiyecek ve su bulmamız gerekiyordu. Bağdat'ın lüks semtlerinden birinde bir karaborsa dükkanına götürüldük. Bizdeki şarküteriler gibi tıka basa doluydu. Bunun dışında Bağdat çok mamur bir şehirdi. 1991 savaşına ait bir yıkıntı yoktu, klimalar çalışıyordu, benzin bol ve ucuz olduğu için çok araba vardı. Bu seyahat beni o kadar etkilemişti ki izlenimlerimi ''Bağdat Hatıraları'' başlığıyla yazdım.
1991'den sonra Irak'taki müzelerin sistematik olarak soyulduğunu söylüyorsunuz. Hangi eserler kayıp?
- 1991 savaşından sonra yaşanan talan, daha ekonomik boyutluydu. Şu anda olan bitenin yanında hiç kalıyor. Şu anda iç yüzünü henüz tam bilemesek de sistemli bir kimlik yok edilişi en azından teşvik ediliyor belki de ısmarlanıyor. 1991 talanında dokuz bölge müzesinin zarar gördüğü rapor edildi. Taşınması kolay mühür, tablet, figurin gibi ufak eşyalar dünya piyasasına çıktı. Höyüklerde kaçak kazılar yapıldığını da biliyoruz. Irak Eski Eserler Genel Müdürlüğü ile birlikte çalışan Cambridge Üniversitesi McDonald Arkeoloji Enstitüsü'nün yasadışı yollarla ele geçirilen arkeoloji ve sanat eserleri ile mücadele merkezi 4000 eserlik bir katalog hazırladı. Katalog bu malların pazarlanabileceği kişi ve kurumlara dağıtıldı. Ancak, sanıyorum bir avuç eser Irak'a geri dönebildi.
Bağdat'tan TV görüntülerinde tuvaletleri bile sırtına yükleyip giden insanlarla karşılaşıyoruz. Bu talan ortamında müzelerin korunabilmesi mümkün müydü?
- Bağdat Müzesi, kütüphane, Ulusal Arşiv gibi yerlerin korunması bir öncelikti. Koskoca ülkeyi üç haftada ele geçiren silahlı güç için çocuk oyuncağıydı. Üstelik uluslararası arkeoloji dünyası aylardır çan çalıyordu. Pentagon arkeologlarla düzenli toplantılar yaptı, korunması gereken kültür mirası noktalarının koordinatları tespit edildi. Yani çok şey yapılıyormuş gibi gösterildi. Sonra 15 saat süren müze talanına hiç aldırış etmediler. Hatta kışkırttıkları ve bazı çelik kapıları açtıkları bile söylendi.
Uluslararası kuruluşlar Bağdat'tan çalınan eserlerin global takibini yapamaz mı?
- UNESCO çoktan harekete geçmiş olmalıydı. Ama gücü bir şeye yeter miydi, bilemem. Şimdi Nürnberg mahkemelerini hatırlıyor herkes. Bu eserleri çalanların da, çalınmasına seyirci kalanların da ve bence en önemlisi almaya kalkışacakların da savaş suçlusu olarak yargılanması gerekiyor. Çünkü bu gidişle insan olduğumuzu ve uygar bir geçmişimiz olduğunu bize hatırlatacak hiç bir şey kalmayacak.
Son savaş sırasında yok olan eserlerin elinizde sağlıklı bir dökümü var mı?
- 1991 talanı sonrasında yayımlanan katalogdan bahsetmiştim. Irak deyince, yüz binlerce eserden söz ediyoruz. Bunların her birinin müzelerde bile fotoğraflı, çizimli kayıtları olmayabilir. Üstelik İngiliz gazeteci Robert Fisk, geçen haftaki Bağdat Müzesi talanında tüm kayıt fişlerinin ve bilgisayarların da tahrip edilmiş olduğunu yazdı.
Bizim Mezopotamyamızın durumu nedir?
- Güneydoğu'da terör sebebiyle on yıl kadar kesintiye uğramış olan çalışmalar son birkaç yıldır hızlandı. Bunun esas sebebi baraj gölleri nedeniyle birçok yerin su altında kalacak olması. Şu anda ODTÜ TACDAM koordinasyonunda yirminin üstünde arkeolojik çalışma var Urfa-Diyarbakır hattında.
Bundan sonra Irak'ın ziyaretçilere açılması umudu var mı?
- Arkeolojik kalıntılar sıradan insanın ilgisini çekecek türden değil. Mezopotamya esas olarak kerpiç bir uygarlık. Kerpicin kalıntıları kazıdan sonra muhafaza edilemez. Saddam Hüseyin'in kötü bir biçimde yeniden inşa ettirip ayağa diktiği Babil, Ninova gibi birkaç ören yeri dışında Irak'a gidenlerin eski Sumer, Akad, Babil, Asur kentlerinden görecekleri toprak tepelerdir. Ama coğrafya aynen duruyor. Nehirler, kanallar, palmiyeler, Basra civarında MÖ 3000'deki Sümer günlerini hatırlatan saz kulübeler var.
Savaştan önce arkeologların Pentagon'a bir liste verdiği ve Irak'taki bu eserlerin bombalanmamasını istediği söyleniyor. Pentagon sözünü tuttu mu?
- Pentagon'a birkaç bin ören yerinin koordinatları verildi ve bunların içinden sanırım en önemli 400'ü belirtildi. Bombardıman sırasında bunlara dikkat edildi gibi görünüyor ama rejimin düşmesinden sonra müzelerin başına gelenler bu çabaların ne kadar boş olduğunu alay edercesine bize gösterdi.
Bundan sonra neler yapılmalı?
- Herhalde en acil durum daha fazla talan ve tahribat yapılmasının önlenmesi ve Irak'ta hayatın normal bir hale gelmesine gayret edilmesi. Normal günlük hayat tesis edilemediği, güvenlik sağlanmadığı müddetçe arkeolojiden, restorasyondan, kültür mirasından konuşmak fantezi olacaktır.
Ersin KALKAN
|